Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas YEDİNCİ BÖLÜM Avrupa Hun İmparatorluğu
Kas 17

cim-dugme-ve-lokomotifci-lukas-derss-net

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Lukas ve Cim esrarengiz yazılar buluyorlar


Dolunay çıkmış, gümüş beyazı ışığıyla Ping kentinin cadde ve meydanlarını doldurmuştu. Sarayın kulesinden gelen boğuk çan sesleri duyuldu, şiddetlendi ve tekrar sustu.
“Bu Yau’dur, çekirgelerin saati,” dedi Ping Pong. “Mandalya’daki bütün bebeklerin gece sütlerini içme zamanıdır. Eğer izin verirseniz ben de benimkini getireyim!”
“Elbette!” diye yanıtladı Lukas.
Ping Pong bir koşu kaybolup tekrar göründü. Kolunda ancak oyuncak bir bebeğe ait olabilecek, küçük bir biberon taşıyordu. Biberonu minderinin üstüne yatırıp açıkladı:
“Aslında ben kertenkele sütünü olağanüstü bulurum. Benim yaşımdaki bebekler için olmazsa olmaz bir şeydir. Gerçi tadı pek güzel değildir, ama son derece besleyicidir.”
Ardından iştahla emmeye koyuldu.
“Söylesene Ping Pong,” diye sordu Lukas bir süre sonra, “bu akşam o yemekleri o kadar çabuk nereden getirdin?” Ping Pong beslenmesine ara verdi.
“İmparatorluk sarayının mutfağından,” diye karşılık verdi önemsemez bir tavırla. “Bakın, girişi orada, gümüş merdivenlerin hemen yanında.” Artık kapı ay ışığında açık seçik görülüyordu. Bütün gün iki arkadaşın hiç gözüne çarpmamıştı. Cim çok şaşırdı. “Ne yani, sen oradan kolayca içeri girebiliyor musun?” diye sordu.
“Neden giremeyeyim?” diye karşılık verdi Ping Pong, omuz silkerek ve yine kurumlu yüzünü takındı. “Sonuçta ben Saray Baş Aşçısı Bay Şu Fu Lu Pi Plu’nun otuzikinci torunuyum.”
“Peki, sen oradan kolayca yemek alabiliyor musun?” dedi Lukas endişeyle. “Sanırım bize getirdiklerin belli birisi için pişirilmişti.”


“Yüce İmparatorun akşam yemeğiydi,” diye yanıtladı Ping Pong önemsemez bir el hareketiyle, sanki bu özel bir şey değilmiş gibi.
“Nee?” diye aynı anda bağırdı Lukas ve Cim. İyice afallamış bir şekilde birbirlerine bakakalmışlardı.
“Aynen öyle,” diye açıkladı Ping Pong, “Yüce İmparator her zamanki gibi yemeğini yemek istemedi.”
“Niye istemedi ki?” diye sordu Cim. “Yemek çok güzeldi.”
“Orası öyle. Sahi, siz saygıdeğer yabancılar İmparatorumuzun başına gelenleri bilmiyor musunuz? Bütün dünya biliyor da.”
“Yoo,” diye yanıtladı Lukas, “ne geldi ki başına?”
Ping Pong un yüzü birden ciddileşti.
“Şunu bitireyim size gösteririm,” dedi. “Ama bana bir dakikacık izin verin lütfen!”
Küçücük biberonuna davranıp iştahla emmeye koyuldu.
Lukas la Cim birbirlerine anlamlı bir bakış attılar. Belki de Ping Pong İmparatora giden yolu onlara gösterebilecekti.
Beklerken Lukas düşünceli düşünceli yemek çubuklarından birini alıp evire çevire inceledi, ardından öbürünü de gözden geçirdi, sonunda şöyle dedi:
“Bunların üstünde bir şey yazılı. Görünüşe göre de bir şiir.
“Ne yazıyor peki?” diye sordu Cim. Kendisi okuyamıyordu ya.
Lukas’in çubuktaki yazıyı sökmesi biraz zaman aldı, çünkü Mandalya harfleriyle yazılmıştı. Üstelik harfler yan yana değil alt alta sıralanmıştı. Mandalya’da yazı öyle yazılırdı.
Çubuklardan birinin üstünde şunlar yazıyordu:

AYA BAKIYORUM,
YAŞLARLA DOLUYOR GÖZLERİM


Ötekinin üstündeyse şu sözler okunuyordu:

GÖZYAŞI TÜLÜNÜN ARDINDA
AY TIPKI BEBEĞİM.


“Ama bu çok hüzünlü,” dedi Cim, Lukas okumayı bitirince.
“Evet,” diye yanıtladı Lukas, “görünüşe bakılırsa birisi çocuğu için hüzünleniyor. Belki de ölmüştür çocuk, ya da hastadır. Uzaklara gitmiş de olabilir ve o kişi onu göremediği için üzülüyordun Mesela kaçırılmıştır.”
Cim, “Evet, kaçırılmış!” diyerek düşünceli düşünceli baş salladı. “Bu olabilir.”
“Doğrusu insan merak ediyor,” dedi Lukas piposunu yakarken, “acaba bu şiiri kim yazdı?”
O arada Ping Pong sütünü içip bitirmiş ve iki arkadaşın konuşmasını ilgiyle dinlemişti. Şimdi söze karışıp şöyle dedi:
“Bu şiiri Yüce İmparatorumuz kaleme aldı, saygıdeğer yabancılar. Şiirin Mandalya’daki bütün yemek çubuklarına kazınmasını emretti, çünkü sürekli bunu düşünmemizi istiyor.”
“Neyi?” diye sordular Cim’le Lukas aynı anda.
“Bir dakikacık bekleyin!” diye yanıtladı Ping Pong. Bulaşıkları çabucak saraya taşıdı. Feneri söndürüp eline aldı.
“Haydi gelin, saygıdeğer yabancılar!” dedi iki arkadaşa ve yürümeye koyuldu. Birkaç adım atmıştı ki durdu, arkasına döndü.
“Sizden bir ricam var,” diyerek utangaçça gülümsedi. “Aslında ben bir kerecik olsun lokomotifle gitmeyi çok istiyorum. Bu mümkün olabilir mi?”
“Neden olmasın!” diye karşılık verdi Lukas. “Sen nereye gideceğimizi söyle yeter.”
Cim küçük Ping Pong’u kucağına aldı, sonra bindiler ve buharı salarak ilerlemeye başladılar.
Ping Pong biraz korkmuş gibiydi, yine de cesurca ve nazikçe gülümsüyordu.
“Ama bu çok hızlı gidiyor!” dedi vıcırdayarak. “Soldan ikinci cadde lütfen —galiba—” bu arada huzursuzca şişkin göbeğini ovuşturdu, “şimdi sağa lütfen —galiba ben— şimdi düz —galiba sütümü biraz hızlı içtim— şimdi köprüden lütfen —benim yaşımdaki bir çocuk için — dümdüz devam edelim —bir çocuk için bu zararlı— tekrar sağa lütfen —çok zararlı— ah, ama bu çok hızlı gidiyor!”
Birkaç dakika geçtikten sonra bir başka meydana çıkmışlardı.
Meydan yusyuvarlaktı. Ortada bir gözetleme kulesi kadar yüksek dev bir fener duruyor, koyu kırmızı bir ışık saçıyordu. Mavi ay ışığı altında önlerinde duran kocaman boş meydanda bu çok tuhaf, biraz da ürkütücü görünüyordu.
“Dur!” dedi Ping Pong soluk soluğa. “Geldik. Burası Mandalyanın orta noktasıdır. Şu büyük fenerin durduğu yer de dünyanın tam merkezidir. Bunu bizim bilge kişilerimiz hesapladılar. Onun için de bu meydanın adı kısaca; Merkez’dir.” Emma’yı durdurup indiler.
Büyük fenere doğru ilerleyince üstünde bir yazı olduğunu gördüler. Yine Mandalya harfleriyle ve alt alta yazılmıştı.
Tıpkı şöyle:

kralyazisi-derss-net


Lukas yazıyı söktükten sonra bir şaşkınlık ıslığı koyuverdi.
“Neler yazıyor ki orada?” diye sordu Cim merakla.
Lukas yazılanları ona okudu.
O arada küçük Ping Pong gitgide huzursuzlanıyordu.
Kaygıyla birkaç kez kendi kendine mırıldandı: “Sütümü gerçekten çok hızlı içtim.” Ve birden bağırdı: “Oh, dünya varmış!”
“Ne oluyor?” diye sordu Cim ilgiyle.
“Ah, saygıdeğer yabancılar,” diye yanıtladı Ping Pong kederli kederli, “bilirsiniz işte, benim yaşımdaki kundak bebelerini. Gecenin bu saatinde bu kadar koşuşturma! Ne yazık ki olanlar oldu. Şimdi hemen kendime yeni bir bez bağlamam gerekiyor.”
Böylece, gidebildikleri kadar hızla saraya döndüler ve Ping Pong aceleyle vedalaştı.
“Benim gibi bir süt çocuğunun uyuma vaktidir artık,” dedi. “O halde yarın sabah görüşmek üzere! İyi uykular, saygıdeğer yabancılar! Sizinle tanışmak benim için zevkti.”
Eğilip selam verdi ve sarayın gölgelerinde kayboldu. Saray mutfağının kapısının açılıp kapandığı görüldü. Ardından her yer sessizliğe ve karanlığa gömüldü.
İki arkadaş küçüğün arkasından gülümseyerek baktılar.
Cim şöyle fikir yürüttü:
“Bana kalırsa sorun süt değil, bizim Emma’yla yolculuk etmekti. Ne dersin?”
“Olabilir tabii,” diye homurdandı Lukas. “Onun için ilk kezdi ne de olsa, üstelik o daha çok küçük. Haydi gel Cim, biz de yatalım artık. Yarın heyecanlı bir gün olacak.”
Sürücü bölmesine çıkıp olabildiğince rahat etmeye baktılar. Böyle uyumaya deniz yolculuğundan alışıktılar ne de olsa.
Cim, battaniyesine sarınırken, “Ne dersin,” diye sordu yavaşça, “prensesi kurtarmayı denesek mi?”
“Ben de bunu düşünüyordum,” diye yanıtladı Lukas ve piposunu boşalttı. “Bir başarırsak Cim, imparatordan Mandalya toprağına demiryolu döşeme iznini mutlaka koparırız. Böylece sevgili Emma en sonunda doğru dürüst raylar üzerinde gider. İşte o zaman burada kalabiliriz.
Cim düşündü, aslında burada kalmaya çok da hevesli değildi. Mandalya güzel yerdi elbette. Yine de o, daha az kişinin yaşadığı, konuşabileceği insanların bulunduğu bir yeri tercih ederdi. Örneğin Hasvetya çok hoş bir ülkeydi. Ama düşüncelerini yüksek sesle dile getirmedi, yoksa Lukas sıla özlemi çektiğini sanabilirdi. Onun için şunları söylemekle yetindi: “Sen hiç ejderhalarla karşılaştın mı? Bu iş bana hiç de kolay görünmüyor.”
Lukas neşeyle yanıtladı: “Şimdiye kadar hiç ejderha görmedim, hayvanat bahçesinde bile. Ama bence benim Emma’m böyle bir canavarla baş edebilir.”
Cim itiraz ederken sesi biraz ağlamaklı çıktı: “Evet, belki bir tanesiyle. Ama karşımızda koca bir Ejderhalar Kenti var.”
“Göreceğiz, koca çocuk,” diye yanıtladı Lukas. “Hele önce bir uyuyalım. İyi geceler Cim! Sakın endişelenme.” “Peki,” diye mırıldandı Cim. “İyi geceler Lukas!”
Sonra biraz Bayan Nee’yi düşündü, acaba şu anda ne yapıyordu? Tanrıdan eğer üzgünse onu teselli etmesini ve her şeyi açıklamasını diledi. Ardından bir süre de, çoktan huzur içinde uyumuş olan Emma’nın sakin, derin solumalarına kulak verdi. Sonra kendisi de uykuya daldı.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum Yapınız

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.